Kayıp Kıta Atlantis - Kristal Piramit


23/5/2008 · Kategori: Fx15 Atlantis

 

        Bir Kaynakta; Plato'nun diyaloglarından ikisinin (Timaeus ve Critias) Atlantis'e spesifik olarak gönderme yapan mevcut yegane yazılı kayıtlar olduğunu belirtmektedir. Diyaloglar Sokrates, Hermocrates, Timaeus ve Critias arasındaki konuşmalardır ve konuşmalarda Timaeus ve Critias Sokrates'e bildikleri bu toplumu anlatmaktadır. Bu, Santorini'nin (Yunanlı olmasından hareketle) aslında Atlantis'in bir parçası olduğunu iddiasını elbette geçerli kılmaktadır.

 

        Diyaloglar eski Atinalılar ve Atlantisliler arasında Platon'un zamanından 9000 yıl önce bir çatışma olduğunu anlatmaktadır; dolayısıyla Atlantis bir yana, o günlerde herhangi bir şey hakkında yazılanların günümüze ulaşamaması anlaşılırdır. Aristo'nun kendi zamanında yazmış olduğu bazı eserler bugüne ulaşmıştır ancak bu büyük ustaların yazıklarının tam metinleri elimizde bulunmamaktadır. Francine o zamanlar yazılanların büyük kısmının İskenderiye kütüphanesi yangınında tahrip olduğunu ancak onun bile sınırlı olduğunu ve büyük ölçüde o günlerdeki sözlü geleneğe dayandığını söylüyor.

 

 

        Atlantis kıtasının ilk kez yaklaşık 50 000 yıl önce ortaya çıktığı ve 12 000 - 15 000 yıl önce sanat, eğitim ve bilim odaklı bir kıta olarak üne kavuştuğu tahmin edilmektedir. Şimdi de bir başka kaynakta bulunan Atlantis hakkındaki kanıtları inceleyelim:

  • 1970 yılında Bahama adalarının açıklarında deniz tabanında Dr. Ray Brown tarafından bulunan bir piramit. Brown'a 4 dalgıç eşlik etti ve ekip yollar, kubbeler, dikdörtgen binalar, tanımlanamayan metalik aygıtlar ve minyatür piramidler içeren "gizemli" bir kristalin olduğu bir heykel de buldu. Metal aygıtlar ve kristaller Florida'ya götürülerek oradaki üniversitede analiz edildi. Analiz sonucunda kristalin içerisinden geçen enerjiyi artırdığı keşfedildi.
  • 1960'larda Dr. Mansan Valentine tarafından fotoğrafı çekilen ve yayınlanan keşif gezilerinde Binini adası açıklarında yol ve bina kalıntıları bulundu. Benzer sualtı kalıntıları Bahama Adaları'nda Cay Sal açıklarında da fotoğraflandı. Bu tip sualtı kalıntıları Fas açıklarında da bulundu ve suyun 150-180 metre altında fotoğraflandı.
  • Tony Benlk tepesinde çok büyük bir kristal olan 11 odalı dev bir piramidin Atlantik Okyanusu'nun ortasında suyun 3050 m altında bulunduğunu bildirdi.
  • 1977 yılında Bahama Adaları'nda Cay Sal açıklarında suyun 45 m altında dev bir piramit bulundu (Ari Marshall'ın keşif gezisi sırasında fotoğrafları çekildi). Piramidin boyu yaklaşık 195 m'ydi. Gizemli bir şekilde, etraftaki su piramidin deliklerinden dışarıya çıkan parıltılı beyaz su ile parlıyordu ve o derinlikte siyah renkte olması gereken suyun yerine piramidin etrafındaki suyun rengi yeşildi.
  • Boris Astura tarafından yönetilen Sovyet keşif gezilerinde Portekiz'in yaklaşık 400 mil açıklarında denizin dibinde son derece güçlü beton ve plastikten yapılmış bir şehir bulundu. Astura'nın kendi ifadesine göre: "Caddlerin kalıntıları ulaşım için monorayların kullanıldığını düşündürüyor". Astura bölgeden bir heykel de çıkarıldı.
  • Truva'yı keşfeden ve ünlü kalıntıları bulan Heinrich Schliemann, ünlü Priam Hazinesinde incelemeyi yapan bilimadamları tarafından tanımlanamayan bir metal ile birlikte bronz bir vazo bulduğuna ilişkin keşfini yazılı olarak belgeledi. Vazonun içinde Fenike dilinde yazılmış semboller (glifler) vardı ve vazonun Atlantis Kralı Kronos tarafından verildiği yazıyordu. Aynı seramik kaplar Bolivya'daki Tiajuanaco'da da bulundu.

 

          Buna benzer daha pek çok keşif yapılmıştır fakat ana fikri almışsınızdır. Elbette, hakkında hiçbir şey bilmediğimiz eski uygarlıkları ortaya koyan pek çok araştırma vardır. Francine uzun yıllar önce Atlantis'in tarihte üç büyük felaket yaşadığını söylemişti: ilki yaklaşık 50 000 yıl önce, ikincisi 25 000 yıl önce ve üçüncüsü (kendi uygarlıklarını yok eden) yaklaşık 12 000 yıl önce. Francine bu felaketlerin bazı Atlantisliler tarafından uyarılar olarak algılandığını ve Atlantislilerin kendi uygarlıklarının sonunu getirecek şekilde düşünmeden hareket etmesine karşılık ortaya çıktığını ekledi. Ne yazık ki, bu "kıyamet kahinleri" azınlıktaydı ve onları dinleyen olmadı.

 

 

        Bir diğer kaynakta Atlantis hakkında şunları yazılmış olması ilginçtir:

 

        Bu çeşitli kıtaların son derece ileri uygarlıklara evsahipliği yaptıkları öyküsü sihirli bir öyküdür ancak binlerce yıl sonra yaklaşık 11 500 yıl önce dramatik küresel olaylar sonucunda bu uygarlıklar sonsuza kadar yok oldular; kıtalar denizin dibine gömüldü ve yer değiştirdi ve yeryüzünün büyük kısmı su ile kaplandı. Bizim yakın zamanda kaydedilen tarihimizden önceki geçmişimize ait ipuçları Sümer metinlerinde bulunabilir.

 

         Atlantis'de Yaşam

 

             Şimdi Birazda Atlantislilerden bahsedelim; Atlantislilerin neye benzedikleri konusunda birçok teori vardır. Hiyerarşik yapılarının temelde iki sınıftan oluştuğunu biliyoruz: varlıklı vatandaşlar ve köleler. Elbette, onların da yasa koyucuları, yaşlılar ve danışmanlardan oluşan çeşitli konseyleri vardı ancak bunlar da "vatandaşlar" sınıfına aitti; bu kişilerin çoğu, muhtemelen bir köle sınıfının olmasından ötürü varlıklılardı. İlginç biçimde, kölelere iyi davranılıyordu ve yeteneklerinden ötürü saygı gösteriliyordu. Aslında bugünün standartlarına göre bu köleler "orta sınıf" olarak adlandırılabilir ve hatta bazıları yüksek rütbelere bile ulaştılar. Atlantis keyfine düşkün bir uygarlıktı ve hemen hemen herkes uygarlığın meyvelerini paylaşıyordu.

 

        Kayıp kıtada yaşayan insanların ömrü 800 yıldı ve boyları 2.40 m ile 3.60 m arasındaydı. Bu "devlerin" hayal ürünü olduklarını düşünebiliriz ancak arkeologlar dünyanın çeşitli bölgelerinde aynı boylarda bir düzineden fazla iskelet bulduklarında şoke olmuşlardı. İspanyol fatihlerin güncelerinde İnkaların fethi sırasında And dağlarında dolaşan 2.40 m - 3.60 m arasındaki boylarda sarı saçlı devler tarif edilmektedir (Bu hikayeler daha önce bahsettiğimiz Şambala'daki kar bekçileri ile benzerlik taşıyor).

 

        Atlantislilerin sanat ve kültür sevgisi yaşamlarında çok önemli bir yer tutuyordu ancak kontrolden çıktığında yıkımlarına yol açan teknoloji de onlar için bir tutkuydu. Kayıp kıtada yaşayanlar başlangıçta felsefe, edebiyat, heykel ve resim gibi yaratıcı konular ile uğraşıyorlardı ancak sonradan giderek daha teknokrat ve ticari olmaya başladılar.

 

        Birçok teorisyen Atlantis'in dünya dışı varlıklardan oluşan bir koloni olduğuna inanmaktadır. Bazıları onların Lyrian yıldız sisteminden geldiğine inanmaktadır; Francine ise bunun Andromeda olduğunu düşünüyordu. Bu, Atlantislilerin nasıl havaya yükselebildiklerini açıklayabilir. Belki de başka bir gezegenden geldiklerinden, Dünya'nın yer çekimi alanlarını nasıl kullanacaklarını biliyor olabilirlerdi. Atlantislilerin uzay arabaları, nükleer enerji ile çalışan araçları ve tüm şehirleri ısıtan veya soğutan makineleri vardı. Atmosfer hakkında o kadar fazla şey biliyorlardı ki, onu güçlü iyonize makineleri ile kontrol edebiliyorlardı ve Bermuda Üçgeni'nde ki tüneli inşa edenler de onlardı.

 

       Ayrıca hava, depremler ve volkanik patlamalar üzerinde de bir ölçüde kontrol sahibiydiler; ki, onların zamanında gezegenimiz bugüne kıyasla daha şiddetli doğal olaylar yaşıyordu. Hava koşulları üzerindeki bu kontrol, bizim güdük sebzelerimizin tersine çok daha bol ve daha sağlıklı ürünler elde edilmesini sağlayarak Atlantis ekonomisine büyük ölçüde katkıda bulundu.

 

       Kayıp kıtanın halkı ölülerini gömmüyorlardı; onun yerine kristaller aracılığıyla odaklanan bir çeşit lazer enerjisi ile yakıyorlardı.

 

       Atlantisliler kristallerin içerisinden geçirilen elektromanyetik enerjiyi kullanarak vücudun gençleştirilmesini sağlayan bir çeşit makineye de sahipti ve makine ömrü uzatabiliyordu. Daha önce de belirttiğim gibi Atlantislilerin ömrü genellikle çok uzundu. Ayrıca, bu makineyi hastalıkları teşhis etmek için de kullandılar; kişi bir çeşit odacığın içersine giriyor ve makine o kişinin "aurasını" okuyabiliyordu; bu neredeyse manyetik röntgen gibiydi ve vücudun kapsamlı bir görüntüsünü elde ediyordu.

 

        Zaman ilerledikçe Atlantislilerin teknolojiyi sadece iyileşmek için ve genç kalmak için değil, aynı zamanda daha fazla güç elde etmek için kullandıkları anlaşılıyor. Küçük ve ya büyük herşeyde olduğu gibi, açgözlülük kendi efendisi haline geldi; sonuçta, kristalleri teknolojilerini güçlendirmek ve daha büyük ve daha iyi şeyler yapmak için kullanmaya başladılar. Bundan sonra kristalin gübü yönetici sınıfın hoşuna gitmeyen davranışlarda bulunan insan gruplarını kırbaçlamak için kullanılmış gibi görünüyor.

 

 

        Sonuç ne olursa olsun, Atlantisliler nükleer enerji ve manyetik enerjiyi kullanmaya devam ettiler ve muazzam iyileştirme becerilerinin yararlarını gördüler; bilimsel bilgileri bugünkü ile aynı değildi. Belki yakın bir gelecekte insanoğlu Pandora'nın kutusu deyimine hayranlık duymaktan vazgeçip onu hiç açmadan içerisindeki "açgözlülük" adı verilen güçten kurtulmayı öğrenecektir.

          

Yorum (0) Yorum yaz!

Bermuda Şeytan Üçgeni - Şeytan Denizi


20/5/2008 · Kategori: Fx15 Bermuda

 

      Uzun yıllar boyunca çok fazla spekülasyon konusu olan bölge Miami'den Bermuda'ya ve Atlantik Okyanusu'ndaki San Juan, Porto Riko'ya kadar uzanmaktadır. Bu bölgenin piramide benzer bir şekli olduğunu fark etmek gariptir ve bu bölgeler dünyanın diğer noktalarına bağlanan ve tuhaf, açıklanamayan bir fenomen oluşturan bir ızgara plana oturmaktadır.



       Francine Meksika'dan Mısır'a ve Peru'dan Çin Denizi'ne kadar uzanan bölgede, ekvatorun iki tarafında yüksek düzeyde elektromanyetik alanları (toplam 12 alan vardır) içeren bir ızgara oluşturmak üzere birbirine bağlanan girdap noktaları olduğunu ve bunların sadece bu 12 bölgede değil, aynı zamanda onları birbirine bağlayan hatlar üzerinde de garip olayların ortaya çıkmasına yol açtığını söylüyor. Francine bu hatların ilk uzaylı ziyaretçilerin yolculuk yapmasını kolaylaştırdığını ve gezegenin yüzeyinde bir yerden diğerine hızla geçerken bilgi almak için bir çeşit radyo veya transmisyon ağı olduğunu ifade ediyor. Bu, bizim şu anda kullanmakta olduğumuz uydu sistemine benziyor.

 


Resimupload.org
       Bu konu hakkında gene ünlü medyum Sylvia Browne'nun küçüklüğündeki yaşadıkları izlenimlerinden bahsedelim;

        "Bermuda Üçgeni'ni ilk kez 12 yaşındayken duydum ve hiçbir zaman unutmayacağım. Evimizdeki 10 inçlik Emerson marka TV'de şarkıcı, radyo programcısı ve televizyon yıldızı Kate Smith'i izliyordum (muhtemelen 1950'li yıllardı). Bir pilot ona Florida kıyısı açıklarındaki bu tuhaf yer üzerindeki uçuşunu anlatıyordu. Pilot uçarken uçağın yanında sessiz, silindirik bir nesne ile ilkel radyo transmisyonu aracılığıyla bağlantı kurmaya çalıştı ancak tüm elde ettiği "Bu bölgeyi terket" diyen "metalik bir sesti".


     
         Tüm bunlar bana fantastik bir hikaye gibi geldi ve yıllar sonra, kesinlikle çok güvendiğim doktor bir arkadaşım mide kanserinden ölüm döşeğine düşünceye kadar hiçbir şekilde buna inanmadım. Arkadaşım Bermuda Üçgeni'nin iyileştirici güçlere sahip olduğunu duyduğundan oraya yolculuk yapmaya karar verdi ve "yaşamımın bu noktasında bunun ne zararı olabilir?" diye düşünüyordu. Bu hikayeyi kaç kez anlatırsa anlatsın, her seferinde aynı merak ve şaşkınlık ile dinlemişimdir.



       O ve diğer üç kişi derin deniz dalgıçlığı yapmak için Bermuda Üçgeni'nin yaklaşık olarak merkezine gittiler. Doktor arkadaşım suyun altında tepesinde kristal olan bir piramit gördüğünü anlattı. Ona yaklaşmaya çalışmıştı ancak vücuduna nüfuz eden elektriksel bir kuvvet ile geriye itilmişti.



       Bunun sadece piramitten kaynaklanmadığına inanıyorum; kristaller de elektromanyetik bir kuvvet yayıyorlar. Önümüzdeki 10 yıl içinde veya daha sonra, muhtemelen Bimini yakınlarında (Florida kıyısı açıklarında) arkadaşımın gördüğü kristal küreli piramidin kalıntılarını bulacağımızdan eminim. Dalgıçlar Bimini yakınlarında basamaklara benzeyen yapılar buldular ancak bazı nedenlerden ötürü daha ileri düzeyde araştırma yapılmadı.



       Hikayeyi özetlersek, arkadaşımın kanseri üç doktoru hayretler içerisinde bırakarak ortadan kayboldu. Biraz alay ile karşılansa da, arkadaşımın sağlığı onun için yeterli kanıttı. Ben sadece onun tamamen iyileşmesi karşısında değil aynı zamanda Francine'in benim de içinde bulunduğum gruba 1977 yılında söylediklerinin doğru çıkması karşısında heyecanlandım

 


Resimupload.org
        Francine bize Bermuda Üçgeni'nin insanların bir gezegenden diğerine gitmek için kullandıkları galaksiler arası bir yol olduğunu söyledi; bu , Uzay Yıldızı dizisinde geçen "Beni ışınla Scotty" olayı ya da filmlerde veyaz TV dizilerindeki "yıldız geçidi" tarzında bir şey. İnsanlar başka bir gezegene gönderilmek veya geri gelmek için bu tübüler olukların içine giriyor olabilirdi. Francine tek sorunun bu konseptleri anlamak için gereken teknolojiye sahip olmamamız ve erişmeye çalıştığımız gezegen ile nasıl bağlantı kuracağımızı ve dolayısıyla kullanılacak mekanizmayı bilmemek olduğunu söyledi.



        Bu olayların gerçekleştiği herhangi bir özel zaman ya da onlara neden olan özel atmosferik koşullar var gibi görünmüyor: Francine onların açılan ve kapanan zarflara benzediğini söyledi. (Nebraska'daki evinin kapısının önüne çıkan ve tüm ailesinin gözleri önünde ortadan kaybolan bir çiftçinin belgelenmiş öyküsü vardır. Üç gün boyunca havada onun yardım isteyen çığlıkları duyulmuş ancak ona kimse ulaşamamış. İnsan merak ediyor...bazen bu gizemli kaybolmalar bu geçitlerin içine giren kurbanların başına geliyor olabilir.) İnsanların bunun çok sık gerçekleştiği gibi bir fikre kapılmalarını istemem ancak bazıları Bermuda Üçgeni'nde 1000'den fazla insanın kaybolduğunu iddia etmektedir.


        Bu konuya ilişkin ne kadar çok teori olursa olsun, bazı bilimadamları ve ABD Sahil Güvenlik'i bu olayları "doğal olaylar" gibi gösterip hasır altı etmek istiyorlar. Ancak Bermuda Üçgeni bu gezegende birçok insanın hayatını kaybettiği ve bu tip tuhaf olayların gerçekleştiği yegane iki bölgeden biri olmaya devam ediyor.



       Bermuda Üçgeni'ni baş sayfalara taşıyan ünlü hikaye 1945 yılında bir torpido uçağı (19 no'lu uçuş) ile ilgiliydi. Uçak Florida'da Fort Lauderdale'den uygulama görevi için öğleden sonra saat 2'de ayrıldı. Görevin başındaki kumandan, Teğmen Charles Taylor çok deneyimli bir pilottu, o ve ekibinin bombalama tatbikatı yapmak için 56 mil öteye Hens and Chickens Sığlık bölgesine gitmeleri gerekiyordu. Görev tamamlandığında doğruya doğru 67 mil daha gittikten sonra 73 mil kuzeye ve sonra da üslerine döneceklerdi; bu da toplam 120 millik ek uçuş demekti; deniz üzerinde üçgene benzer bir rota izleyeceklerdi.



        Bir buçuk saat sonra Teğmen Cox, Taylor'dan uçağın pusulalarının çalışmadığına ilişkin bir telsiz mesajı aldı. Taylor Florida Keys üzerinde olduğunu düşünüyordu ancak Cox onun kuzeye Miami'ye doğru uçmasını istedi. Teğmen Taylor'ın kafası daha da karıştı ve hatta pusulasına göre en başından yanlış noktada başladığını düşünmeye başladı. (Sualtı piramit ve kristalinin manyetik alanı doğal olarak tüm cihazların çalışmasına yol açıyordu).



       Öğleden sonra 4:45'de Teğmen Taylor'un kaybolduğu anlaşıldı. 6:20'de Donanma 19 no'lu seferi yapan uçağı bulmak için arama uçakları gönderdi (bu uçakların birinden de hiçbir zaman haber alınamadı ve okyanus üzerinde patladığı varsayıldı). 19 no'lu seferi yapan uçaktan son telsiz mesajı akşam 7:94'de alındı.



        Sakin bir havada bil, bu bölge cihazların üzerinde yüksek dereceli bir elektromanyetik enerji gösteriyor gibi görünmektedir. Atlantik Okyanusu boyunca yapılan sismografik araştırmalar denizin bu bölümünde birçok sapma ve açıklanamayan konturlar olduğunu göstermektedir. Oldukça sığ olan bölgeler birdenbire okyanusun alt taraflarında en derin uçurumlara dönüşüyor. Bermuda Üçgeni hakkında en iyi bilgilere sahip web sitelerinden biri Gian J. Quasar tarafından kurulan ve yazılan
www.bermuda-triangle.org'dur. Son 12 yılını Bermuda Üçgeni içindeki kaybolma olaylarını araştırmakla ve tümünü kaydetmekle geçiren -en azından belgelenebilecek olanlarını- Quasar "kazalardan" bazılarının SOS sinyalinin gönderilmediği olaylardır.

 

 

       Daha etkileyici olaylardan ikisi 1954'de Super Constellation uçağının içindeki 42 yolcusuyla birlikte kaybolması ve enkaz ya da kargo işaretine rastlanmaması ve Sylvia L. Ossa adlı kargo uçağının 1976 yılında birdenbire ortadan kaybolmasıydı. Her iki olayda da hava iyiydi ancak bu uçaklar telsizlerinden hiçbir sinyal alınamadan kayboldular; ki, bir SOS gönderebilirler veya en azından birini başlarının dertte olduğu konusunda uyarabilirlerdi. Super Constellation uçağındaki kargoda yastıklar, kağıt kaplar ve hatta kurtarma botları vardı; bunların hepsi de suyun üstünde kalan malzemelerdi fakat araştırmacılar herhangi bir nesneye ait kanıt bulamadılar.

 

 

       Bu bölgede suyun altındaki bir şeyin belirli bir zamanda ya da belirli koşullar altında aktif hale geçtiğini (belki de uzun süreli iletişim eksikliği ile birlikte) ve gemiler ya da uçaklar aktive olmuş alan ile karşılaştıklarında kafalarının karışması sonucunda zaman zarfının içinde kaybolduklarını hissediyorum. Francine'e şunu sordum: "Tanrı aşkına, bu insanlaraq ne oluyor böyle? Bir çeşit zaman girdabına mı yakalanıyorlar?" Bana şöyle yanıt verdi: "Elbette hayır. Biz gelip onlara ulaşıyoruz."

 

 

     Pek çok insan Bermuda Üçgeni'nin çok fazla geminin, uçağın ve benzer nesnelerin kaybolduğu tek yer olmadığını bilmiyor. Çin Denizi'nde de Bermuda Üçgeni'ndeki ile aynı tipte olayların yaşandığı "Şeytan Denizi" olarak bilinen bir bölge vardır. Bermuda Üçgeni'ne de Şeytan Üçgeni adı verilmesi ilginçtir.

 

 

       www.crystalinks.com sitesi Bermuda Üçgeni bölgesinde kaydedilen olayların uydu görüntülerinde görülebilen pırıltılı yeşil bir sis ve ışıklı beyaz suyu içerdiğini belirtmektedir. Sitede Kristof Kolomb'un bile bu denizi güncesinde anlattığına da yer veriliyor. Gerçekte, Bermuda Üçgeni Kolomb'un personelinin kafasını o kadar karıştırmıştır ki, gemide isyan çıkmıştır (bu sıradışı bir olay değildir, çünkü birçok kişi bu bölgede tüm cihazların bozulduğunu kaydetmiştir). Bu çok iddialı bir görüş gibi gelebilir ancak Kolomb'un ulaşmayı hedeflediği yer yerine Batı Hint Adaları'na gitmesine yol açacak kadar kafa karışıklığı yaşamasının nedenlerinden biri de bu olamaz mı?

 

 

       Araştırmacılar, deniz biyologları, Sahil Güvenlik ve ABD Hükümeti'nin Bermuda Üçgeni'nde yaşanan olaylar arkasında yatanı bulmak için çalışmalar yapmalarına rağmen bu bölge bugün de bir giz olma özelliğini korumaktadır.(Olan biteni anlamaya çalışan doktorlar, medyumlar ve bilimadamlarını içeren sayısız özel şahıs da araştırmalar yapmıştır).

Yorum (1) Yorum yaz!

Şangri-La - Şambala - Kayıp Cennet - Gizli Krallık


17/5/2008 · Kategori: Fx15 Şangri-La

 

     James Hilton'un Lost Horizon (Kayıp Cennet) adlı kitabında ilk kez ünlenmesinden bu yana, Şangri-La pek çok kişinin hayal güçlerini kamçılamıştır. Bunun nedeni insanların neşe ve barışın olduğu, kimsenin yaşlanmadığı ve herkesin uyum içinde yaşadığı böyle bir yerin dünya üzerinde olmasını gerçekten istemeleri olabilir. Bunun Öteki Dünya'ya duyulan özleme benzediğini düşünüyorum.

       Şangri-La'nın Tibet yakınlarındaki Himalaya dağlarında bir yerde bulunduğu tahmin edilmektedir. (Francine Himalayaların merkezinde lotus şeklinde bir şehir olduğunu ve orada dış uzaydan gelenlerin yaşadıklarını söylüyor. Bunlar Çin'deki dağlarda bulunan taş disklerin ve kristal kafataslarının Dropa'sı olabilir mi?) Bu gizemli yere Tibet yerlileri tarafından Şambala adı da verilmektedir. David Wallechinsky tarafından kaleme alınan The People's Almanac # 3'deki bir makaleye göre burası insanoğlunun evrimine kılavuzluk eden mükemmel ve yarımükemmel insanların yaşadıkları "Gizli Krallık" olarak bilinmektedir.
Resimupload.org

       Şangri-La'nın dış dünyadan Tibetlilerin "kar bekçileri" olarak adlandırdığı psişik bariyerler ile korunduğu düşünülüyor. 1900'lerin başlarında bir ingiliz binbaşı Himalayalar'da kamp yapıyordu ve uzun sarı saçlı, çok uzun boylu, üzerinde hafif giysiler olan bir adam gördü; adam görüldüğünü fark etmesiyle birlikte hemen dik bir yamaçtan aşağıya doğru koştu ve gözden kayboldu. Bu olaydan söz ettiğinde onunla birlikte kamp yapmakta olan Tibetliler hiçbir şaşkınlık göstermediler ve ona bu adamın kutsal bölge Şambala'yı koruyan karadamlardan biri olduğunu sakin bir şekilde izah ettiler.

        Bir çeşit kar bekçisiyle ilgili daha detaylı bir anekdot 14 yılını Tibet'te geçiren Alexandra David-Neel tarafından aktarıldı. Kendisi Himalayalar'a yaptığı pek çok geziden birinde olağandışı bir hızla hareket eden bir adam görmüştü ve onu şöyle tarif etti:
        Son derece sakin ve etrafına kayıtsız olan yüzünü açıkça gördüm; gözleri ardına kadar açıktı ve yukarıda uzayda olan görünmez bir nesneye sabit bir şekilde bakıyordu. Adam koşmuyordu. Sanki kendisini yerden yukarıya kaldırıyo gibiydi ve sıçrayarak ilerliyordu. Bir topun esnekliğine sahipmiş gibi görünüyordu ve ayakları yere her değdiğinden zıplıyordu. Adımları bir sarkaçın düzenliğine sahipti.

        Şangri-La'yı arayan kişilerden bir hiç haber alınmadığı söylenmektedir. Onların bu tehlikeli yolculukta donduklarını ya da orada kalmaya karar verdiklerini hissediyorum. Yakınlarda bulunan ve Şambala'nın geri kalan enerjisinden etkilenen bir manastır olduğu söyleniyor ve oraya giden birçok kişi inanılmaz iyileştirici etkiler yaşamışlardır.

        Birçok tarihçi Sanskritçe'nin Şangri-La'dan geldiğine inanmaktadır; Francine ise onun Lemuria'dan geldiğini söylüyor. Şambala veya Şangri-La'nın Tibet mistisizminin en yüksek formu olan  Kalaçakra'nın kaynağı olduğuna da inanılmaktadır.

        Tibetteki dini metinler gizli şehrin fiziksel yapısını detaylı olarak anlatmaktadır. Her biri dağ halkası ile çevrelenmiş sekiz bölgeden oluşması nedeniyle Şangri-La'nın sekiz petalli lotus çiçeği tomurcuğuna benzediği düşünülmektedir. En içerdeki halkanın merkezinde başkent ve altın, elmas, mercan gibi değerli taşlardan yapılmış kralın sarayından oluşan Kalapa bulunur. Başkent kristalimsi bir ışık ile parlayan, buzdan dağlar ile çevrelenmiştir. Şambala'nın teknolojisinin son derece ileri olduğuna inanılmaktadır; sarayda dünyadışı varlıkları incelemek için yüksek güçlü teleskoplar olarak işlev gören merceklerden oluşan özel çatı pencereleri vardır ve yüzyıllar boyunca Şambala halkı uçaklar ve yeraltı tünel ağında hareket eden arabalar kullanmıştır. Aydınlanmaya giden yolda Şambalalılar medyumluk, büyük hızlarda hareket etmek ve istedikleri anda maddesel forma geçme ve gözden kaybolma gibi güçler edinmişlerdir.
Resimupload.org

       The People's Almanac şöyle diyor: "Şambala kehaneti krallardan her birinin 100 yıl boyunca şehri yöneteceğini ve toplam 32 kral olacağını içeriyor. Her kralın krallık dönemi sona erdikçe, son kral dünyayı kötülüğe karşı güçlü bir savaşı yöneterek kurtarıncaya kadar dış dünyadaki koşullar daha da bozulacak".

       Onların dini metinlerine göre, Tibetli rahipler dünyadaki herşeyin Şambala kehanetinde yazıldığı şekilde gerçekleştiğini ifade ediyorlar. Olacaklar hakkında herhangi bir bilgi vermiyorlar çünkü rahiplerin çoğu bu bilgi ile başa çıkamayacağımızı ve bunların bizi ilgilendirmediğini düşünüyor. Kehanet hakkında bildiklerimiz şunlardan ibaret: Tibet'de Budizm'in bozulması, tüm dünyada hüküm süren inanılmaz ölçülerdeki materyalizm, özensizlik, 21. yüzyıldaki savaşlar ve kargaşa Şambala kehaneti hakkında gerçekte ne kadar az bilgi sahibi olduğumuz ile örtüşüyor.

 

Yorum (0) Yorum yaz!

Paskalya Adası - Moailer - Polinezyalılar


16/5/2008 · Kategori: Fx15 Adası

 

     Paskalya adası herzaman bu gezegen üzerindeki en gizemli yerlerden biri olarak kabul edilmiştir. Güney Pasifik'te Şili ve Tahiti'den (en yakın yerleşim merkezleri) yaklaşık 2000 mil uzakta bulunan bu ada ulaşılması kolay bir yer değildir. Adayı keşfeden ilk avrupalı Hollanda'lı bir amiral olan Jakob Roggeveen'di; Roggeveen adayı 1722 yılının Paskalya döneminde keşfetti ve adaya bu ismi verildi. Arkeologlar Polinezyalıların adayı M.S. 400 yılında keşfettikleri konusunda kanıtlar olduğunu söylüyorlar ve bilimadamlarının çoğu bu görüşe katılıyor olsada, bazıları gerçekte adaya ilk yerleşenlerin Güney Amerika halkı olduğunu düşünüyor. Kon-Tiki'nin yazarı olan Thor Heyerdahl adadaki heykellerin (moai olarak bilinir) Peru'daki taş işçiliği ile olan benzerliği nedeniyle adaya ilk yerleşenlerin Peru'lu oldukları teorisini ileri sürdü.

 

Adadaki moailerin büyüklüğü birkaç ton ağırlık ve 12 m uzunluktan yaklaşık 220 m uzunluk ve 150-165 ton ağırlığa kadar değişiyor. Bugüne kadar bilimadamları adada bu tip 887 heykel olduğunu saptadılar; heykellerin ortalama ağırlıkları 13 ton ve ortalama boyları 39 m'ydi. 887 heykelden sadece 288'i şu anda bulundukları yerde durmaktadır; diğerleri ya taş ocağında ya da taşınma sırasında adaya saçılmış halde bulunmaktadır.

  Resimupload.org

          Bugün, Paskalya adası'ndaki ülkeye, halka ve dile yerlileri tarafından Rapa Nui adı verilmektedir. Adada yaşayan insanlar bugün bile deşifre edilemeyen ve Rongorongo adı verilen yazılı bir dile sahipti. Bu dilde yazılmış  sadece 26 tahta tablet bulunmaktadır ve anlamları henüz belirlenmemiştir. Ayrıca adada kuşları ve erken dönemde yerleşen halkı betimleyen pek çok petroglifler (taş üzerine oyma resimler) bulunmaktadır. Bunlar hayatta kalan nesillerin nasıl yaşadıklarını ve günlük yaşamda neler yaptıklarını gösteren bir günce gibiydi. Paskalya Adası'ndaki büyük gizemlerden biri insanların neden bir anda moai inşa etmekten vazgeçtikleridir. Bilimadamları adanın nüfusunun son çok fazla arttığını ve bunun ekosistemde genel halkı beslemeye yetmeyecek kadar büyük bir hasar oluşturduğu teorisini ileri sürmektedir. Kanıtlara göre daha sonra Paskalya Adası'nın yerlileri kanlı bir iç savaşa sürüklendiler; bazıları bu iç savaşın yamyamlık ile sonuçlandığına inanmaktadır. Bu sırada tüm heykeller ada halkı tarafından yerlerinden söküldü; arkeologlar moaileri ancak yakın bir zamanda ayağa diktiler. BBC'nin websitesindeki bir makaleye göre (www.bbc.co.uk) adaya Batılılar tarafından getirilen çiçek ve frengi gibi hastalıklar ve kölelik yerli halkın nüfusunu 1877 yılında 111'e düşürdü. Adanın Şili tarafından 1888 yılındaki ilhakından sonra ise nüfus bugünkü yaklaşık 3800 rakamına ulaştı.

Resimupload.org

      Moai'ler dışarıdan gelenlere karşı bekçilik yapan sessiz gözcüler gibiydi. Bu adaya geldiğinizi ve kocaman, tehditkâr başları olan ve denize koruyucu gözlerle bakan bu dev, grotesk figürler ile karşılaştığınızı hayal edin. Eğitimsiz ve batıl inançlı olsaydınız, eminim ki adaya yanaşmaktan vazgeçerdiniz!

Yorum (0) Yorum yaz!

Stonehenge - Taş Çember - Salisbury


11/5/2008 · Kategori: Fx15 StoneHenge


İngiltere'deki Salisbury düzlüğü'nde eskiden dinsel törenler için kullanılan ve kelt rahiplerden oluşan bir sınıf olan Druidlere atfedilen muazzam büyüklükteki taşlardan oluşan bir çember vardır. Druidlerin bu taş çemberini kullanmış olması mümkünsede, başlangıcı İngiliz Adaları'ndaki Neolitik inasnlara kadar uzanmaktadır. Bazı tarihçiler Stonehenge'nin yaklaşık M.Ö. 3000 yıllarında yapıldığını söylüyor. Bu taş çember defalarca yeniden yapılmasına karşın, aynı genel şeklin korunmasına dikkat edilmiştir. İngiliz Adaları'nda binden fazla taş çember vardır ancak hiçbiri Stonehenge kadar çarpıcı değildir. Keskiyle yontulmuş, düzgünleştirilmiş ve dışarıdan yerel bölgeye taşınmış, dik konumdaki 30 taştan (bunlardan 17'si halen ayaktadır.) oluşan ve kavisli hale getirilerek dik duran taşların üzerine yerleştirilen lento (kiriş) taşlarını içeren ve böylelikle çember şeklinde kapı boşlukları oluşturan tek taş çemberdir.


   Şimdide ruhani bir medyum ve teoloji öğrencisi olan Sylvia Browne'un Stonehenge'i ziyaretindeki gözlemlerini anlatacağım;

    "Stonehenge'i 1978 yılında ilk kez ziyaret ettiğimde etrafında bariyerler yoktu; dolayısıyla taşların üzerinde ve etrafında serbestçe dolaşabilmiştim. Yakın bir tarihte bir grup insan ile oraya tekrar gittim ve taşları incelememe ve gereksinim duyduğum titreşimleri almama izin verildi. Bir nesneye dokunma ve onun tarihçesine enerji yoluyla psişik olarak erişme becerisine psikometri adı verilmektedir. Doğadaki herşey bir iz taşıdığından, bütün yapmanız gereken ona ulaşabilmektir; böylece tüm hikaye gözler önüne serilir. Stonehenge'deki kayalarda farklı zamanların, insanların ve törenlerin oluşturduğu pek çok katmanın titreşimlerini içermektedir ve ben bu titreşimleri alabildim.

     Almaya başladığım ilk görü tipleri insanlara ait görüntülerdi. Yüzlerce insan bir ova boyunca muazzam büyüklükteki yekpare taşları taşıyordu. Kayaların güneybatı İngiltere'deki eski bir taş ocağından çıkarıldığı ve kesildiği anlaşılıyordu. Ayrıca taşları yukarıya kaldırmak için çarkları ve halatları olan, kabaca inşa edilmiş fakat oldukça karmaşık bir makinenin üzerinde dev palangalar vardı. Taşları çeken erkekler son derece ilkel görünüşlüydü, üzerlerine hayvan derileri giymiş ve şapkalar takmışlardı; yüzlerinde de dövmeler vardı. Zamanda geriye giderek onları çemberin içerisine taşları koyarken gördüm. Ayrıca mesafeleri ölçen bir çeşit ipleride vardı. Bağrışlarını ve homurtularını duyabiliyordum, ancak kullandıkları dil benim daha önce hiç duymadığım bir dildi. Bu mükemmel taş çemberin dışında, oturarak veya ayakta durarak olan biteni büyük birdikkatle seyreden kadın ve çocuklardan oluşan bir grup vardı. Zaman zaman bazı kadınlardan erkeklere tezahürat yaparcasına neşe dolu çığlıklar yükseliyordu. Kadınların ve çocukların ipe dizilmiş bolcukları veya tohumları parmaklarında çevirdiklerini fark ettim. Bu bana katoliklerin özel bir mucize ya da dua için tespih çekmelerini hatırlattı.

Yekpare taşlar yerlerine yerleştirildiklerinde parlak ve beyaz görünüyorlardı; elbette şimdi oldukları gibi gri değillerdi. Çember tamamlandığında herkes oraya toplandı ve diz çöktü ancak duruşları yakarır tarzda değildi: sanki doğru ve rahat olan pozisyon buydu. Çember onlar için negatifleri dışarıda tutan bir sığınak gibiydi Hangi nedenle olursa olsun, bu insanlar çemberin içindeyken Tanrı'nın (veya Tanrılarının) onları koruduğunu düşünüyorlardı.

Daha sonra, çok uzun boylu, parlak kırmızı bir pelerin ve uzun koni şekilli ve uçları yıldız şeklinde şapka giymiş bir erkek belirdi. Taşların giriş yerlerinden girip çıkmaya başladı ve her seferinde pelerinini çıkarıyordu; eşikten girdiğinde ise tekrar giyiyordu. Bu kişi bana yeniden doğuşu simgeliyor gibi geldi: yaşamın kapısından hiçbir şeyi olmadan girmek ve sonra da dünyevi kıyafetlerini giyinme hareketi yapmak. Sonra aynı kişi pantomime başladı. Bir kadın işaret etti ve bir bebeği alarak onun yanına gelmesini söyledi; böylece neslin sürmesini ifade etti. Soınra sahne değişti. Ne olduğunu nasıl anlatacağımı tam olarak bilemiyorum fakat bir film seyreder gibiydim; sanki bir zaman makinesi içerisindeydim. Film başladığında ben durdurmak isteyinceye kadar devam ediyordu. Şimdi daha önce görmediğim bir şeyi fark ettim: çemberin ortasında duran büyük, beyaz bir taş. Pelerinli adam her bir erkeğe işaret ediyordu ve erkekler sunak görünümlü bir kayanın üzerine çok ilkel tipteki mızraklarını koyuyorlardı; pelerinli adamın erkeklere cesaret ve silahlarına güç verme becerisi varmış gibi görünüyordu."

          İşte Sylvia Browne'un o anki yaşadıları özetle Böyleydi. Ama Stonehenge hakkında ilginç bir efsane vardı. Şimdi de bu efsane ile ilgili kısaca bir bilgi vermek istiyorum;
          M.S. 1135 civarında Monmouth'lu Geoffrey The History of the Kings of Briton adlı eserinde Stonehenge'in bir devler kabilesi tarafından Afrika'dan İrlanda'ya getirilmiş olduğunu ve  oradan da büyücü Merlin tarafından şu andaki yerine denizin üzerinden taşındığını iddia etti. Merlin bunu Keltlerin kralı Ambrosius Aurelianus için yapmış gibi görünüyor. Kitabında Geoffrey Ambrosius'un Saksonlar tarafından öldürülmüş olan 460 civarında asili bu bölgeye gömdürmüş olduğunu söyler ve Uther Pendragon'un (Ambrosius'un erkek kardeşi ve Kral Arthur'un esrarengiz babası) ve Kral Consantine'in de yakında bir yere gömüldüğünü iddia eder. Geoffrey'e göre Merlin Kral Ambrosius'a aşağıdakileri söylemiştir:

       "Eğer sen (Ambrosius) bu adamları sonsuza kadar sürecek bir anıt ile onurlandırmak istiyorsan, onları İrlanda'da Killaraus dağındaki Devlerin Dansına gönder. Çünkü orada mekanik zanaat konusunda bilgi sahibi olmadan bu çağda inşa edilemeyecek tipte taş yapı var. Bunlar muazzam büyüklükte ve mükemmel kalitede taşlardır, ve eğer buraya oradaki gibi yerleştirilirler ise sonsuza kadar ayakta kalacaklardır."

       Son olarak Sylvia Browne'un Stonehenge'den ayrılırken ki yaşadıklarından bahsedelim;

       "Ben oradan ayrılırken grubuma Stonehenge'i çevreleyen bu yuvarlak, toprak tümseklerine bakmalarını söyledim. Çünkü bunlar mezarlara benziyorlardı. Kısa bir süre sonra, medya Stonehenge'in içinde ve etrafında arkeologlar tarafından iskeletlerin bulunduğunu bildirdi. Bunu olaydan sonra söylemekten nefret ediyorum ancak benimle birlikte olan insanların ve rehberimiz Peter Plunkett'in (Kendisi İrlanda'da yaşıyor) bunların hepsini hatırladıklarını biliyorum. Gömülü cesetler konusu Monmouth'lu Geoffrey'in Stonehenge'in anıtmezar olarak inşa edildiğine ilişkin efsanesine kadar uzanıyor. İnsanlar bu dini ve kutsal mekana mümkün olduğunca yakın bir yere gömülmek istiyorlardı.

       Ne kadar önemliyseniz, okadar yakına gömülüyordunuz; dolayısıyla asiller ve yüksek sınıftan liderler kutsal alana daha düşük sınıfların mensuplarına kıyasla daha yakın gömülüyorlardı."

       Sylvia Browne'ın birde öğüdü vardı; "Birçok kez ifade ettiğim gibi, söylediklerimi (veya herhangi bir kişinin söylediklerini) hemen doğru kabul etmeyin. Gerçekleri araştrın ve doğru sonuçlara ulaşın. Ancak bilmediğimiz şeylerin hepsinin kötü olduğunu ya da tüm yanıtları bildiğimiz, düşünmeyin. Kapalı bir zihin içine hiçbir şey almaz veya aynı nedenden ötürü dışarıya hiçbir şey vermez."

Yorum (0) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »