Kayıp Kıta Atlantis - Kristal Piramit
23/5/2008 · Kategori: Fx15 Atlantis
Bir Kaynakta; Plato'nun diyaloglarından ikisinin (Timaeus ve Critias) Atlantis'e spesifik olarak gönderme yapan mevcut yegane yazılı kayıtlar olduğunu belirtmektedir. Diyaloglar Sokrates, Hermocrates, Timaeus ve Critias arasındaki konuşmalardır ve konuşmalarda Timaeus ve Critias Sokrates'e bildikleri bu toplumu anlatmaktadır. Bu, Santorini'nin (Yunanlı olmasından hareketle) aslında Atlantis'in bir parçası olduğunu iddiasını elbette geçerli kılmaktadır.
Diyaloglar eski Atinalılar ve Atlantisliler arasında Platon'un zamanından 9000 yıl önce bir çatışma olduğunu anlatmaktadır; dolayısıyla Atlantis bir yana, o günlerde herhangi bir şey hakkında yazılanların günümüze ulaşamaması anlaşılırdır. Aristo'nun kendi zamanında yazmış olduğu bazı eserler bugüne ulaşmıştır ancak bu büyük ustaların yazıklarının tam metinleri elimizde bulunmamaktadır. Francine o zamanlar yazılanların büyük kısmının İskenderiye kütüphanesi yangınında tahrip olduğunu ancak onun bile sınırlı olduğunu ve büyük ölçüde o günlerdeki sözlü geleneğe dayandığını söylüyor.
Atlantis kıtasının ilk kez yaklaşık 50 000 yıl önce ortaya çıktığı ve 12 000 - 15 000 yıl önce sanat, eğitim ve bilim odaklı bir kıta olarak üne kavuştuğu tahmin edilmektedir. Şimdi de bir başka kaynakta bulunan Atlantis hakkındaki kanıtları inceleyelim:
-
1970 yılında Bahama adalarının açıklarında deniz tabanında Dr. Ray Brown tarafından bulunan bir piramit. Brown'a 4 dalgıç eşlik etti ve ekip yollar, kubbeler, dikdörtgen binalar, tanımlanamayan metalik aygıtlar ve minyatür piramidler içeren "gizemli" bir kristalin olduğu bir heykel de buldu. Metal aygıtlar ve kristaller Florida'ya götürülerek oradaki üniversitede analiz edildi. Analiz sonucunda kristalin içerisinden geçen enerjiyi artırdığı keşfedildi.
-
1960'larda Dr. Mansan Valentine tarafından fotoğrafı çekilen ve yayınlanan keşif gezilerinde Binini adası açıklarında yol ve bina kalıntıları bulundu. Benzer sualtı kalıntıları Bahama Adaları'nda Cay Sal açıklarında da fotoğraflandı. Bu tip sualtı kalıntıları Fas açıklarında da bulundu ve suyun 150-180 metre altında fotoğraflandı.
-
Tony Benlk tepesinde çok büyük bir kristal olan 11 odalı dev bir piramidin Atlantik Okyanusu'nun ortasında suyun 3050 m altında bulunduğunu bildirdi.
-
1977 yılında Bahama Adaları'nda Cay Sal açıklarında suyun 45 m altında dev bir piramit bulundu (Ari Marshall'ın keşif gezisi sırasında fotoğrafları çekildi). Piramidin boyu yaklaşık 195 m'ydi. Gizemli bir şekilde, etraftaki su piramidin deliklerinden dışarıya çıkan parıltılı beyaz su ile parlıyordu ve o derinlikte siyah renkte olması gereken suyun yerine piramidin etrafındaki suyun rengi yeşildi.
-
Boris Astura tarafından yönetilen Sovyet keşif gezilerinde Portekiz'in yaklaşık 400 mil açıklarında denizin dibinde son derece güçlü beton ve plastikten yapılmış bir şehir bulundu. Astura'nın kendi ifadesine göre: "Caddlerin kalıntıları ulaşım için monorayların kullanıldığını düşündürüyor". Astura bölgeden bir heykel de çıkarıldı.
-
Truva'yı keşfeden ve ünlü kalıntıları bulan Heinrich Schliemann, ünlü Priam Hazinesinde incelemeyi yapan bilimadamları tarafından tanımlanamayan bir metal ile birlikte bronz bir vazo bulduğuna ilişkin keşfini yazılı olarak belgeledi. Vazonun içinde Fenike dilinde yazılmış semboller (glifler) vardı ve vazonun Atlantis Kralı Kronos tarafından verildiği yazıyordu. Aynı seramik kaplar Bolivya'daki Tiajuanaco'da da bulundu.
Buna benzer daha pek çok keşif yapılmıştır fakat ana fikri almışsınızdır. Elbette, hakkında hiçbir şey bilmediğimiz eski uygarlıkları ortaya koyan pek çok araştırma vardır. Francine uzun yıllar önce Atlantis'in tarihte üç büyük felaket yaşadığını söylemişti: ilki yaklaşık 50 000 yıl önce, ikincisi 25 000 yıl önce ve üçüncüsü (kendi uygarlıklarını yok eden) yaklaşık 12 000 yıl önce. Francine bu felaketlerin bazı Atlantisliler tarafından uyarılar olarak algılandığını ve Atlantislilerin kendi uygarlıklarının sonunu getirecek şekilde düşünmeden hareket etmesine karşılık ortaya çıktığını ekledi. Ne yazık ki, bu "kıyamet kahinleri" azınlıktaydı ve onları dinleyen olmadı.
Bir diğer kaynakta Atlantis hakkında şunları yazılmış olması ilginçtir:
Bu çeşitli kıtaların son derece ileri uygarlıklara evsahipliği yaptıkları öyküsü sihirli bir öyküdür ancak binlerce yıl sonra yaklaşık 11 500 yıl önce dramatik küresel olaylar sonucunda bu uygarlıklar sonsuza kadar yok oldular; kıtalar denizin dibine gömüldü ve yer değiştirdi ve yeryüzünün büyük kısmı su ile kaplandı. Bizim yakın zamanda kaydedilen tarihimizden önceki geçmişimize ait ipuçları Sümer metinlerinde bulunabilir.
Atlantis'de Yaşam
Şimdi Birazda Atlantislilerden bahsedelim; Atlantislilerin neye benzedikleri konusunda birçok teori vardır. Hiyerarşik yapılarının temelde iki sınıftan oluştuğunu biliyoruz: varlıklı vatandaşlar ve köleler. Elbette, onların da yasa koyucuları, yaşlılar ve danışmanlardan oluşan çeşitli konseyleri vardı ancak bunlar da "vatandaşlar" sınıfına aitti; bu kişilerin çoğu, muhtemelen bir köle sınıfının olmasından ötürü varlıklılardı. İlginç biçimde, kölelere iyi davranılıyordu ve yeteneklerinden ötürü saygı gösteriliyordu. Aslında bugünün standartlarına göre bu köleler "orta sınıf" olarak adlandırılabilir ve hatta bazıları yüksek rütbelere bile ulaştılar. Atlantis keyfine düşkün bir uygarlıktı ve hemen hemen herkes uygarlığın meyvelerini paylaşıyordu.
Kayıp kıtada yaşayan insanların ömrü 800 yıldı ve boyları 2.40 m ile 3.60 m arasındaydı. Bu "devlerin" hayal ürünü olduklarını düşünebiliriz ancak arkeologlar dünyanın çeşitli bölgelerinde aynı boylarda bir düzineden fazla iskelet bulduklarında şoke olmuşlardı. İspanyol fatihlerin güncelerinde İnkaların fethi sırasında And dağlarında dolaşan 2.40 m - 3.60 m arasındaki boylarda sarı saçlı devler tarif edilmektedir (Bu hikayeler daha önce bahsettiğimiz Şambala'daki kar bekçileri ile benzerlik taşıyor).
Atlantislilerin sanat ve kültür sevgisi yaşamlarında çok önemli bir yer tutuyordu ancak kontrolden çıktığında yıkımlarına yol açan teknoloji de onlar için bir tutkuydu. Kayıp kıtada yaşayanlar başlangıçta felsefe, edebiyat, heykel ve resim gibi yaratıcı konular ile uğraşıyorlardı ancak sonradan giderek daha teknokrat ve ticari olmaya başladılar.
Birçok teorisyen Atlantis'in dünya dışı varlıklardan oluşan bir koloni olduğuna inanmaktadır. Bazıları onların Lyrian yıldız sisteminden geldiğine inanmaktadır; Francine ise bunun Andromeda olduğunu düşünüyordu. Bu, Atlantislilerin nasıl havaya yükselebildiklerini açıklayabilir. Belki de başka bir gezegenden geldiklerinden, Dünya'nın yer çekimi alanlarını nasıl kullanacaklarını biliyor olabilirlerdi. Atlantislilerin uzay arabaları, nükleer enerji ile çalışan araçları ve tüm şehirleri ısıtan veya soğutan makineleri vardı. Atmosfer hakkında o kadar fazla şey biliyorlardı ki, onu güçlü iyonize makineleri ile kontrol edebiliyorlardı ve Bermuda Üçgeni'nde ki tüneli inşa edenler de onlardı.
Ayrıca hava, depremler ve volkanik patlamalar üzerinde de bir ölçüde kontrol sahibiydiler; ki, onların zamanında gezegenimiz bugüne kıyasla daha şiddetli doğal olaylar yaşıyordu. Hava koşulları üzerindeki bu kontrol, bizim güdük sebzelerimizin tersine çok daha bol ve daha sağlıklı ürünler elde edilmesini sağlayarak Atlantis ekonomisine büyük ölçüde katkıda bulundu.
Kayıp kıtanın halkı ölülerini gömmüyorlardı; onun yerine kristaller aracılığıyla odaklanan bir çeşit lazer enerjisi ile yakıyorlardı.
Atlantisliler kristallerin içerisinden geçirilen elektromanyetik enerjiyi kullanarak vücudun gençleştirilmesini sağlayan bir çeşit makineye de sahipti ve makine ömrü uzatabiliyordu. Daha önce de belirttiğim gibi Atlantislilerin ömrü genellikle çok uzundu. Ayrıca, bu makineyi hastalıkları teşhis etmek için de kullandılar; kişi bir çeşit odacığın içersine giriyor ve makine o kişinin "aurasını" okuyabiliyordu; bu neredeyse manyetik röntgen gibiydi ve vücudun kapsamlı bir görüntüsünü elde ediyordu.
Zaman ilerledikçe Atlantislilerin teknolojiyi sadece iyileşmek için ve genç kalmak için değil, aynı zamanda daha fazla güç elde etmek için kullandıkları anlaşılıyor. Küçük ve ya büyük herşeyde olduğu gibi, açgözlülük kendi efendisi haline geldi; sonuçta, kristalleri teknolojilerini güçlendirmek ve daha büyük ve daha iyi şeyler yapmak için kullanmaya başladılar. Bundan sonra kristalin gübü yönetici sınıfın hoşuna gitmeyen davranışlarda bulunan insan gruplarını kırbaçlamak için kullanılmış gibi görünüyor.
Sonuç ne olursa olsun, Atlantisliler nükleer enerji ve manyetik enerjiyi kullanmaya devam ettiler ve muazzam iyileştirme becerilerinin yararlarını gördüler; bilimsel bilgileri bugünkü ile aynı değildi. Belki yakın bir gelecekte insanoğlu Pandora'nın kutusu deyimine hayranlık duymaktan vazgeçip onu hiç açmadan içerisindeki "açgözlülük" adı verilen güçten kurtulmayı öğrenecektir.
0 yorum yazılmıştır