Sasquatch - Kocaayak - Karadam - Yeti


4/6/2008 · Kategori: Sasquatch

        İğrenç Karadam, Büyükayak veya yeti diyerek geçelim; tüm bu isimler büyük, kıllı, yarı-insan yarı-hayvan bir yaratığa verilmiştir. Herzaman aynı görünüm ile tarif edilmesine rağmen, dünyanın farklı bölgelerinde farklı isimler almış olması ilginçtir. Sasquatch pek çok kez görülmüştür hatta bu maymuna benzer yaratığı ele alan ünlü filmler (bulanık da olsa) bile vardır.

 

      Sasquatch'ı gördüğünü idiia eden pek çok kişi onu 1.60-3.00 m boylarında ve 225-360 kg ağırlığında bir yaratık olarak tarif etmektedir. Sizi bilmem ama boy ve ağırlığındaki farklar kesinlikle spesifik değil; buna karşılık, tıpkı Nessie'de olduğu gibi Sasquatch'ın da pek çok görülmüş olduğu gerçeğini gözardı edemeyiz. Tek fark Sasquatch'ın birkaç kıtada ortaya çıkmış olması, Nessie'nin ise çoğunlukla İskoçya'daki Loch Ness gölü civarında yerleşmiş olmasıdır. Ancak Nessie gibi Büyükayağın popülaritesi de zaman zaman artıp azalmaktadır. Birkaç yılda bir onun göründüğü haberleri ile heycanlanıyoruz, sonra bir nedenden ötürü aklımızdan çıkıyor.

 

 

      Örneğin 1998 yılında Amerikan dağcı Craig Calonica Everest Dağında yüksek rakımlı bir kamp bölgesinden aşağıya inerken kalın, parlak ve siyah tüylü iki tuhaf yaratığı gördüğünü bildirdi. Bu yaratıklar tıpkı insanlar gibi iki bacakları üzerinde yürüyordu ancak kolları insan kollarından daha uzundu ve kafaları çok büyüktü. Craig bunların şimdiye kadar gördüğü hayvanlara hiç benzemedigine yemin  etti ve bir sürü hayvan görmüştü; iki yeti gördüğüne inanmıştı. Craig'e Nepalli aşçısı eşlik ediyordu ve o da bu yaratıkları görmüştü.

 

        Araştırmacılar hala saha araştırması yapmaktadır ve Ekim 2000'de bir grup Sasquatch'ın gerçekten yaşadığına ikna oldu; bunlardan 14'ü yakalaması zor yaratığı bir hafta boyunca takip etti ve meyvelere uzanmak için bir tarafına yatmış, kıllarla kaplı bir bedenin izine rastladı.

 

       Sasquatch'ın varlığından kuşku duyanlar çok sayıdadır ancak sonradan inanan kuşkucular da vardır. FBI ajanları, eyalet ve yerel yasa koyucuları tarafından parmakizi konusundaki uzmanlığı nedeniyle çok saygı duyulan bir kişi olan Jimmy Chilcutt Sasquatch'ın hiçbir zaman varolmadığını kesin ve net bir şekilde ortaya koymak için yola çıktı ancak kuşkularını yerle bir eden bazı ayakizi kalıplarına rastladı.

 

        Chilcutt primat ayakizlerini ve parmakizlerini Büyükayak'a ait olduğu düşünülen izlerin kalıpları ile karşılaştırıldı ve aralarında bu yaratığın varlığının inkar edilmeyeceği kadar anlamlı birçok fark olduğunu saptadı. Ancak o da kesin bir sonuca ulaşamadı. Onun söylediklerini aktarırsak: "Bir örnek alıncaya kadar hiçbir zaman tam olarak emin olamayız."

 

 

       Gözlemlerde bulunan tanıkların bazıları Sasquatch'ın görece iyi huylu davranışlarından (küçük taşlar atmak gibi) daha saldırgan davranışlara (araçları sallamak, tokat atmak veya evleri kurcalamak, büyük kayaları fırlatmak ve insanları kovalamak) kadar uzanan tuhaf saçmalıklarını anlatıyorlar. John Bindernagel'in North America's Great Ape: The Sasquatch (Kuzey Amerika'nın Büyük Maymunu: Sasquatch) adlı kitabına göre gözlemciler yüksek sesli, rezonans yapan bağrışları ve son derece etkili, hatta göz yaşartan kokuları sıklıkla bildirmektedir.

 

        Varsayımı çürütenler ve kuşkucuların hepsi Sasquatch'ın bir çeşit ayı olduğu konusunda hemfikir görünüyor. Ayrıca daha önce belirtilen davranışın aynı şekilde davranan şempanzelerde, gorillerde ve orangutanlarda da görüldüğüne de işaret ediyorlar. Hikaye uydurma haberler ile böylece devam ediyor.

Yorum (0) Yorum yaz!

Loch Ness Canavarı - Nessie - Tulpa - Loch Ness Gölü


28/5/2008 · Kategori: Loch Ness Canavarı

 

        Bir tulpa olan Loch Ness canavarı veya İrlanda ve İskoçya'daki adıyla "Nessie"dir. Bu canavar hakkında ilginç bir hikaye vardır; Altıncı yüzyılın ortalarında Aziz Columba canavarı gördü. Onun anlattıklarından sonra hikaye yayıldı ve makaleler yazıldı ve tarihöncesi bir dinozora benzeyen, kafası suyun dışına çıkmış bir hayvanı gösteren ünlü resim ortaya çıktı (bunun uydurmaca olduğu sonradan kanıtlanmıştır).

 

 

   Nessie'nin 1930'lara kadar ilgi çekmemesi tuhaftır; yine de efsaneye göre onun herzaman gölde yaşadığına inanılmaktadır. Rupert T. Gould The Case for the Sea Serpent (Deniz Yılanının Öyküsü) adlı eserinde Nessie'nin görüldüğü 51 olayı anlatmaktadır; Constance Whyte'nin More than a Legend (Efsaneden Daha Fazlası) adlı eseri 1950'lerde canavara olan ilginin canlanmasına yol açtı.

 

    Gerçekte, tümbir kitap Nessie fotoğraflarına, filmlerine ve video kayıtlarına ayrılabilir ancak bugüne kadar tüm "kanıtların" uydurmaca olduğu veya kesin olmadığı anlaşılmıştır. Loch Ness'in seslendirmesine, sonar ve radar ile aranmasına, göl dibinde tırmıklar ile aranmasına ve kameraların gece-gündüz kayıt yapmasına rağmen, bilimadamları ve uzmanlar canavarın varolduğuna ilişkin bir kanıta henüz rastlayamadılar.

 

 

    En iyi ve belki de en ünlü ve kapsamlı araştırma 1987 yılındaki "Derin Tarama Operasyonuydu". Bu operasyonda bilimadamları her birinin içinde tarama sonar cihazı bulunan 24 gemi ile gölün tamamını taradılar ve Loch Ness bölgesindeki sualtını incelemek için birlikte çalıştılar. Bazı "temaslar" ile karşılaşmalarına rağmen, araştırmadan sağlam bulgular elde edilmedi. Temmuz 2003'de BBC bir araştırma ekibinin gölde canavar bulunmadığını kesin ve net olarak kanıtladığını bildirdi. 600 ayrı sonar ışın ve uydu navigasyon ekipmanı kullanarak bilimadamları tüm gölü taradılar ve hiçbir şey bulamadılar.

 

     Kanıtlanabilir yapıda bir şeye rastlanmamasına rağmen, canavarı görenler hala var. Bir savaş ya da tüm dünyayı etkileyen önemli bir olay olduğunda Nessie'den hiçbir işaret gelmemesi fakat çok az yeni haberin olduğu olaysız bir haftada birdenbire ortaya çıkması ilginçtir! Daha önce sözünü ettiğim ünlü fotoğraf muhtemelen canavara ilginin arttığı bir dönemde çekilmişti ancak daha sonra fotoğrafçının kendisi küçük bir model kullandığını ve bunun uydurmaca olduğunu itiraf etti. Ama belki de Nessie bir inanç, kitaplar ve varsayılan görünümler sonucunda yaratılmış bir tulpadır.

 

Yorum (1) Yorum yaz!

Tulpa - Şeytan - İblis - Ruh


27/5/2008 · Kategori: Tulpa

 

          Yazar ve kaşif Alexandra David-Neel Tibet'de yolculuk yaparken incelediği pek çok bilinen ancak mistik tekniklerden biri tulpa yaratımıydı. Body, Mind & Spirit: A Dictionary of New Age Ideas, People, Places and Terms (Beden, Zihin ve Ruh: Yeni  Çağ Fikirleri, İnsanlar, Yerler ve Terimler Sözlüğü) adlı eserlerinde Eileen Campbell ve J.H.Brennan şöyle diyordu:

 

                Geleneksel Tibet doktrinlerine göre tulpa bir romancının yarattığı

                hayali karakterler gibi, düşlem sonucunda yaratılan bir varlıktır.

                Tek fark tulpaların kaleme alınmamasıdır. [Alexandra] David-Neel

                bu konsepte o kadar ilgi duydu ki, kendisi bir tulpa yaratmaya karar verdi.

 

       Buradaki yöntem esasen yoğun konsantrasyon ve görselleştirmeydi. David-Neel'in tulpası Friar Tuck'a (Keşiş Tuck) benzeyen şişman, ufak tefek, iyi huylu bir papazdı. Başlangıçta bu imge tamamen özneldi ancak pratik yaparak David-Neel giderek tulpayı görselleştirmeyi başardı; tıpkı gerçek dünyaya gelen düş ürünü bir hayalet gibi.

 

        Zaman içinde imge giderek netleşmeye ve maddesel olmaya başladı ve fiziksel gerçeklikten ayırt edilemeyecek hale geldi. Ancak halüsinasyonun Alexandra'nın bilinçli kontrolünün dışına çıktığı an geldi. Alexandra papazın kendisi istemediği zamanlarda ortaya çıktığını farketti. Ayrıca dostu olan bu küçük varlık giderek zayıflamaya ve sinik bir görünüm almaya başladı.

 

        Sonunda, uygulamakta olduğu zihinsel disiplinlerden haberi olmayan arkadaşları Alexandra'ya kamplarında dolaşan "yabancının" kim olduğunu sorar oldular; bu, cisimleşmiş bir imgeden daha fazla bir şey olmayan bir varlığın kesin objektif bir gerçeklik kazanmasının bir göstergesiydi.

 

        Bu noktada David-Neel çok ileri gittiğini fark etti ve varlığı tekrar kendi zihninin içerisine almak için farklı lama tekniklerini uyguladı. Tulpa bu şekilde yıkıma uğramaya istekli değildi ve bu işlem birkaç hafta sürdü; sonunda yaratıcısı da yorgun düştü.

 

       Buna benzer bir hikaye daha var. Yakın zamanlarda İngiltere'de bir tulpa yaratmış altı kişiden oluşan bir gruptan bahsedeceğim. Her gece Marian Hallsley ölüler ile bağlantıya geçmek için arkadaşlarıyla toplanıyordu. Bu kişiler eğitimsiz ya da havai insanlar değillerdi; aralarında bir gazeteci, bir bilimadamı, bir dişçi, bir doktor ve bir işadamı vardı. Ölüler ile temas kurmak için bulundukları birçok girişim başarısız oldu. Hatta medyumlar bile çağrıldı fakat hiçkimse Öteki Taraftakiler ile bağlantı kuramayı başaramadı.

 

        Bir gece Marian'în aklına bir fikir geldi: grup kendi ruhunu kendisi yaratacaktı! Geceler boyunca bu toplantılarda bir imgeyi bir varlık haline getirmek için dikkatli detaylar kaydedildi. Ona bir doğum tarihi, bir doğum yeri (Liverpool) ve bir isim (Edward Howard) verdiler. Boyu, tam ağırlığı, saç rengi ve bıyıkları not edildi. Ona bir eş ve iki çocuk verdiler ve mesleğini bankacı olarak tayin ettiler; hatta siyah, dar kenarlı, bazı İngiliz işadamları tarafından giyilen bir şapkası ve  tüvit takımı olmasına, pipo içmesine ve baston taşımasına da karar verdiler. Grup Edward'ın çocukluk çağını yarattı ve düşüncelerini hayal etmeye başladı. Gruptaki altı katılımcıdan biri şöyle dedi: "Edward hakkında birbirimiz hakkında bildiğimizden daha fazlasını biliyoruz."

 

         Edward'ın hayatının kurgulanmasından yaklaşık bir buçuk yıl sonra bir gece etrafında toplandıkları masa o kadar şiddetli bir şekilde sallanmaya başladı ki, herkes yerinden zıpladı. Olan olmuştu, Edward Howard huzurlarına gelmişti! Grup inanılmaz konsantrasyonları sayesinde bir tulpa yaratmıştı. Bu hikaye belgelenmiştir ve hatta Edward'ın ruhunun geri gönderilmesi için bölgedeki tüm medyumlara başvurulmuştu.

 

         Şimdi, bir tulpa yaratmak konusunda içinize korku salmak istemem; bu yöntemin sadece çok fazla zamanı olan kişilerde işe yaradığını belirtmem gerekir. Ayrıca atmosfer ve koşulların da doğru olması gerekir. Bunun için Tibet mistikliği ve meditasyon uygulamaları ile ideal bir yer olur. Sonuç olarak, düşüncelerin şeyler olduğu fikri yeni bir anlam kazanmış oluyor!

     

               

Yorum (0) Yorum yaz!

Kayıp Kıta Lemuria - Kristal Piramit


26/5/2008 · Kategori: Lemuria (MU)

 

       Atlantis'in spiritüel açıdan karşıtı olmasına rağmen, Pasifik Okyanusunda Atlantis ile aşağı yukarı aynı zamanlarda bulunan Lemuria kıtası unutulmuş gibi görünüyor. Lemurialılar materyalizmin bir sonu olmadığına inanıyorlardı ve iyileştirme, sanant, müzik ve spiritüaliteye daha fazla önem verdiler.

 

 

      Lemuria (veya Mu) vatandaşları durugörü ve telepati ile ilgiliydiler, bunlar istisna değil norm olarak kabul ediliyordu. Mu, Şangri-La'ya bizim bu dünyada bilebileceğimiz herhangi bir kıta kadar yakındı. Birçokları (ve Francine de dahil) bunun Sanskritçenin doğduğu yer olduğuna inanmaktadır. (Esseneler ve tüm Gnostik hareketi de bu tarihlere rastlamaktadır.

 

      Atlantislilerin çok uzun boylu, açık tenli ve Kuzeyli görünümlü olmalarına karşılık, Lemurialılar daha kısa boylu ve daha esmerdi. Her iki halk da üstün bir güzelliğe sahipti ve Francine'e göre DNA'ları mükemmele yakındı. Ancak, Lemuria Atlantis kadar kalabalık değildi ve insanlar kahverengi veya siyah cüppeler ve sandaletler içinde birbirine çok benzer kıyafetler giyiyorlardı (İsa ile benzeşiyor). Çok basit bir yaşam  sürüyorlardı ve hedefleri ailenin ve arkadaşların esenliği ve bir bütün olarak daha iyi olmaktı. Druidler gibi Lemurialılar da yıldızların hareketleri ve ekinokslara ilgi duyuyordu. Francine onların tarım alanında üstün olduklarını ve çoğu insanın kafası büyüklüğünde sebze ve meyve yetişdirdiklerini söyledi.

 

        Lemurialıların evleri Atlantislilerin evleri gibi piramit şeklindeydi. Ancak Mu halkı teknolojiye Atlantisliler kadar meraklı değildi; onun yerine bitkiler, doğal ve holistik tedaviler ve spiriütel olaylardı. Onlara lider olabilecek en yakın kişi Dalai Lama veya kendini spiritüel boyuta yükseltebilen şaman bir kişi olurdu. Amerikan Yerlileri ve Afrika'daki Masai kültürü gibi tavsiye alabilecekleri bilgili bir kadın veya erkek herzaman vardı.

 

        Lemurialıların dini törenleri vardı ancak ekinoksları kutladıkları özel festival günleri de vardı; bu günlerde hep birlikte dans eder, şarkılar söyler ve mısırdan yapılmış hafif bir bira içerlerdi. Tek bir kişiyle evleniyorlardı; aile esas toplum birimiydi ve çiftçilik, dokumacılık, inşaat ve aşçılık birincil mesleklerdi. Herkesin birbirinin işlerine yardımcı olduğu ve birbirlerinin çocuklarına baktığı toplumsal bir yaşam olsa da, bu komünal yaşam gibi değildi. Onun yerine aileler ihtiyaç ve sağkalım için birbirlerine yakın oturuyorlardı ve çok fazla barış ve huzur olduğundan, Mu'da suç işlenmiyordu.

 

       Bu kıtada şu anda nesli tükenmiş olan pek çok hayvan vardı. Bizim evcil kedilerimizden çok daha büyük ve daha keskin dişli bir kedi onların favori evcil hayvanıdı ve çakala benzeyen fakat ondan çok daha büyük olan ve çok evcil olan bir köpek besliyorlardı. Filler (bugünkü fillerden çok daha küçük boyutlarda) işlerde kullanılıyordu ve süt veren, ineğe benzer bir hayvan türü de vardı.

 

 

        Urantia Vakfı tarafından yayımlanan Urantia Kitabı Lemuria hakkında daha fazla bilgi içermektedir ancak konu hakkındaki diğer yazılı materyallerin çoğu gibi bu da konuyu biraz ana hatlarıyla ele almıştır.

 

        Lemurialılar içine kapanık yaşıyorlardı ve bu, onların durağan ticari kültürlerine, birbirlerine mutlak biçimde bağlı olmalarına, sapkınlık olmamasına ve dış dünyadan hiçbir etki almamalarına katkıda bulundu. Atlantisliler onları zaman zaman ziyaret ettiler ancal genel olarak Atlantis onları yalnız bıraktı.

 

        Lemuria hakkında sınırlı bilgi olmasının diğer bir nedeni Sanskritçe'nin öğrenmesi ve tercüme edilmesi çok zor bir dil olmasıdır ve birçok kişi Tibet rahiplerinin korudukları metinlerin tümünü halktan sakladıklarını söylemektedir. Özellikle de bilgi son derece tartışmalı olduğundan ve başlarında onları sürekli gözleyen Çin hükümeti olduğundan bu akla yakındır. Francine her 12 000 - 15 000 yılda bir manyetik kutupların yer değiştirmesinin kıtaların yükselip alçalmasına neden olacağını söylüyor; buna göre Lemuria ve Atlantis 2020 - 2030 yılları arasında tekrar yükselecektir.

Yorum (0) Yorum yaz!

Kayıp Kıta Atlantis - Kristal Piramit


23/5/2008 · Kategori: Kayıp Kıta Atlantis

 

        Bir Kaynakta; Plato'nun diyaloglarından ikisinin (Timaeus ve Critias) Atlantis'e spesifik olarak gönderme yapan mevcut yegane yazılı kayıtlar olduğunu belirtmektedir. Diyaloglar Sokrates, Hermocrates, Timaeus ve Critias arasındaki konuşmalardır ve konuşmalarda Timaeus ve Critias Sokrates'e bildikleri bu toplumu anlatmaktadır. Bu, Santorini'nin (Yunanlı olmasından hareketle) aslında Atlantis'in bir parçası olduğunu iddiasını elbette geçerli kılmaktadır.

 

        Diyaloglar eski Atinalılar ve Atlantisliler arasında Platon'un zamanından 9000 yıl önce bir çatışma olduğunu anlatmaktadır; dolayısıyla Atlantis bir yana, o günlerde herhangi bir şey hakkında yazılanların günümüze ulaşamaması anlaşılırdır. Aristo'nun kendi zamanında yazmış olduğu bazı eserler bugüne ulaşmıştır ancak bu büyük ustaların yazıklarının tam metinleri elimizde bulunmamaktadır. Francine o zamanlar yazılanların büyük kısmının İskenderiye kütüphanesi yangınında tahrip olduğunu ancak onun bile sınırlı olduğunu ve büyük ölçüde o günlerdeki sözlü geleneğe dayandığını söylüyor.

 

 

        Atlantis kıtasının ilk kez yaklaşık 50 000 yıl önce ortaya çıktığı ve 12 000 - 15 000 yıl önce sanat, eğitim ve bilim odaklı bir kıta olarak üne kavuştuğu tahmin edilmektedir. Şimdi de bir başka kaynakta bulunan Atlantis hakkındaki kanıtları inceleyelim:

  • 1970 yılında Bahama adalarının açıklarında deniz tabanında Dr. Ray Brown tarafından bulunan bir piramit. Brown'a 4 dalgıç eşlik etti ve ekip yollar, kubbeler, dikdörtgen binalar, tanımlanamayan metalik aygıtlar ve minyatür piramidler içeren "gizemli" bir kristalin olduğu bir heykel de buldu. Metal aygıtlar ve kristaller Florida'ya götürülerek oradaki üniversitede analiz edildi. Analiz sonucunda kristalin içerisinden geçen enerjiyi artırdığı keşfedildi.
  • 1960'larda Dr. Mansan Valentine tarafından fotoğrafı çekilen ve yayınlanan keşif gezilerinde Binini adası açıklarında yol ve bina kalıntıları bulundu. Benzer sualtı kalıntıları Bahama Adaları'nda Cay Sal açıklarında da fotoğraflandı. Bu tip sualtı kalıntıları Fas açıklarında da bulundu ve suyun 150-180 metre altında fotoğraflandı.
  • Tony Benlk tepesinde çok büyük bir kristal olan 11 odalı dev bir piramidin Atlantik Okyanusu'nun ortasında suyun 3050 m altında bulunduğunu bildirdi.
  • 1977 yılında Bahama Adaları'nda Cay Sal açıklarında suyun 45 m altında dev bir piramit bulundu (Ari Marshall'ın keşif gezisi sırasında fotoğrafları çekildi). Piramidin boyu yaklaşık 195 m'ydi. Gizemli bir şekilde, etraftaki su piramidin deliklerinden dışarıya çıkan parıltılı beyaz su ile parlıyordu ve o derinlikte siyah renkte olması gereken suyun yerine piramidin etrafındaki suyun rengi yeşildi.
  • Boris Astura tarafından yönetilen Sovyet keşif gezilerinde Portekiz'in yaklaşık 400 mil açıklarında denizin dibinde son derece güçlü beton ve plastikten yapılmış bir şehir bulundu. Astura'nın kendi ifadesine göre: "Caddlerin kalıntıları ulaşım için monorayların kullanıldığını düşündürüyor". Astura bölgeden bir heykel de çıkarıldı.
  • Truva'yı keşfeden ve ünlü kalıntıları bulan Heinrich Schliemann, ünlü Priam Hazinesinde incelemeyi yapan bilimadamları tarafından tanımlanamayan bir metal ile birlikte bronz bir vazo bulduğuna ilişkin keşfini yazılı olarak belgeledi. Vazonun içinde Fenike dilinde yazılmış semboller (glifler) vardı ve vazonun Atlantis Kralı Kronos tarafından verildiği yazıyordu. Aynı seramik kaplar Bolivya'daki Tiajuanaco'da da bulundu.

 

          Buna benzer daha pek çok keşif yapılmıştır fakat ana fikri almışsınızdır. Elbette, hakkında hiçbir şey bilmediğimiz eski uygarlıkları ortaya koyan pek çok araştırma vardır. Francine uzun yıllar önce Atlantis'in tarihte üç büyük felaket yaşadığını söylemişti: ilki yaklaşık 50 000 yıl önce, ikincisi 25 000 yıl önce ve üçüncüsü (kendi uygarlıklarını yok eden) yaklaşık 12 000 yıl önce. Francine bu felaketlerin bazı Atlantisliler tarafından uyarılar olarak algılandığını ve Atlantislilerin kendi uygarlıklarının sonunu getirecek şekilde düşünmeden hareket etmesine karşılık ortaya çıktığını ekledi. Ne yazık ki, bu "kıyamet kahinleri" azınlıktaydı ve onları dinleyen olmadı.

 

 

        Bir diğer kaynakta Atlantis hakkında şunları yazılmış olması ilginçtir:

 

        Bu çeşitli kıtaların son derece ileri uygarlıklara evsahipliği yaptıkları öyküsü sihirli bir öyküdür ancak binlerce yıl sonra yaklaşık 11 500 yıl önce dramatik küresel olaylar sonucunda bu uygarlıklar sonsuza kadar yok oldular; kıtalar denizin dibine gömüldü ve yer değiştirdi ve yeryüzünün büyük kısmı su ile kaplandı. Bizim yakın zamanda kaydedilen tarihimizden önceki geçmişimize ait ipuçları Sümer metinlerinde bulunabilir.

 

         Atlantis'de Yaşam

 

             Şimdi Birazda Atlantislilerden bahsedelim; Atlantislilerin neye benzedikleri konusunda birçok teori vardır. Hiyerarşik yapılarının temelde iki sınıftan oluştuğunu biliyoruz: varlıklı vatandaşlar ve köleler. Elbette, onların da yasa koyucuları, yaşlılar ve danışmanlardan oluşan çeşitli konseyleri vardı ancak bunlar da "vatandaşlar" sınıfına aitti; bu kişilerin çoğu, muhtemelen bir köle sınıfının olmasından ötürü varlıklılardı. İlginç biçimde, kölelere iyi davranılıyordu ve yeteneklerinden ötürü saygı gösteriliyordu. Aslında bugünün standartlarına göre bu köleler "orta sınıf" olarak adlandırılabilir ve hatta bazıları yüksek rütbelere bile ulaştılar. Atlantis keyfine düşkün bir uygarlıktı ve hemen hemen herkes uygarlığın meyvelerini paylaşıyordu.

 

        Kayıp kıtada yaşayan insanların ömrü 800 yıldı ve boyları 2.40 m ile 3.60 m arasındaydı. Bu "devlerin" hayal ürünü olduklarını düşünebiliriz ancak arkeologlar dünyanın çeşitli bölgelerinde aynı boylarda bir düzineden fazla iskelet bulduklarında şoke olmuşlardı. İspanyol fatihlerin güncelerinde İnkaların fethi sırasında And dağlarında dolaşan 2.40 m - 3.60 m arasındaki boylarda sarı saçlı devler tarif edilmektedir (Bu hikayeler daha önce bahsettiğimiz Şambala'daki kar bekçileri ile benzerlik taşıyor).

 

        Atlantislilerin sanat ve kültür sevgisi yaşamlarında çok önemli bir yer tutuyordu ancak kontrolden çıktığında yıkımlarına yol açan teknoloji de onlar için bir tutkuydu. Kayıp kıtada yaşayanlar başlangıçta felsefe, edebiyat, heykel ve resim gibi yaratıcı konular ile uğraşıyorlardı ancak sonradan giderek daha teknokrat ve ticari olmaya başladılar.

 

        Birçok teorisyen Atlantis'in dünya dışı varlıklardan oluşan bir koloni olduğuna inanmaktadır. Bazıları onların Lyrian yıldız sisteminden geldiğine inanmaktadır; Francine ise bunun Andromeda olduğunu düşünüyordu. Bu, Atlantislilerin nasıl havaya yükselebildiklerini açıklayabilir. Belki de başka bir gezegenden geldiklerinden, Dünya'nın yer çekimi alanlarını nasıl kullanacaklarını biliyor olabilirlerdi. Atlantislilerin uzay arabaları, nükleer enerji ile çalışan araçları ve tüm şehirleri ısıtan veya soğutan makineleri vardı. Atmosfer hakkında o kadar fazla şey biliyorlardı ki, onu güçlü iyonize makineleri ile kontrol edebiliyorlardı ve Bermuda Üçgeni'nde ki tüneli inşa edenler de onlardı.

 

       Ayrıca hava, depremler ve volkanik patlamalar üzerinde de bir ölçüde kontrol sahibiydiler; ki, onların zamanında gezegenimiz bugüne kıyasla daha şiddetli doğal olaylar yaşıyordu. Hava koşulları üzerindeki bu kontrol, bizim güdük sebzelerimizin tersine çok daha bol ve daha sağlıklı ürünler elde edilmesini sağlayarak Atlantis ekonomisine büyük ölçüde katkıda bulundu.

 

       Kayıp kıtanın halkı ölülerini gömmüyorlardı; onun yerine kristaller aracılığıyla odaklanan bir çeşit lazer enerjisi ile yakıyorlardı.

 

       Atlantisliler kristallerin içerisinden geçirilen elektromanyetik enerjiyi kullanarak vücudun gençleştirilmesini sağlayan bir çeşit makineye de sahipti ve makine ömrü uzatabiliyordu. Daha önce de belirttiğim gibi Atlantislilerin ömrü genellikle çok uzundu. Ayrıca, bu makineyi hastalıkları teşhis etmek için de kullandılar; kişi bir çeşit odacığın içersine giriyor ve makine o kişinin "aurasını" okuyabiliyordu; bu neredeyse manyetik röntgen gibiydi ve vücudun kapsamlı bir görüntüsünü elde ediyordu.

 

        Zaman ilerledikçe Atlantislilerin teknolojiyi sadece iyileşmek için ve genç kalmak için değil, aynı zamanda daha fazla güç elde etmek için kullandıkları anlaşılıyor. Küçük ve ya büyük herşeyde olduğu gibi, açgözlülük kendi efendisi haline geldi; sonuçta, kristalleri teknolojilerini güçlendirmek ve daha büyük ve daha iyi şeyler yapmak için kullanmaya başladılar. Bundan sonra kristalin gübü yönetici sınıfın hoşuna gitmeyen davranışlarda bulunan insan gruplarını kırbaçlamak için kullanılmış gibi görünüyor.

 

 

        Sonuç ne olursa olsun, Atlantisliler nükleer enerji ve manyetik enerjiyi kullanmaya devam ettiler ve muazzam iyileştirme becerilerinin yararlarını gördüler; bilimsel bilgileri bugünkü ile aynı değildi. Belki yakın bir gelecekte insanoğlu Pandora'nın kutusu deyimine hayranlık duymaktan vazgeçip onu hiç açmadan içerisindeki "açgözlülük" adı verilen güçten kurtulmayı öğrenecektir.

          

Yorum (0) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »